Pazarlama çoğu zaman satışla karıştırılır. Daha fazla satmak, daha hızlı büyümek, daha yüksek pazar payına ulaşmak pazarlama yapmak sanılır. Oysa bunlar pazarlamanın kendisi değil, pazarlama hedefleridir. Elbette her pazarlama faaliyeti satış yapmak, pazar payını artırmak gibi sonuçlara ulaşmayı hedefler. Ama bütün bunların gerçekleşebilmesi için, satılan ürün ya da hizmete para veren insanın ihtiyaçlarının karşılanması gerekir.
Bu ayrımı netleştirdiğimizde, pazarlamanın ne olduğunu daha iyi anlarız. Pazarlamanın tanımı insan ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bu nedenle pazarlama en temelde insana hizmet etmek demektir. Bu açıdan bakıldığında, her şirket bir hizmet şirketidir. Ürettiği şey ister yazılım olsun, ister çimento, ister finansal bir ürün; değişen sadece araçtır. Merkezde her zaman insan vardır.
Pazarlamanın bu tanımı yeni kurulan şirketler için de küresel şirketler için de aynıdır. El sanatlarıyla üretim yapan bir girişimci için de aynıdır; dünyanın en ileri teknolojisini kullanan şirketler için de aynıdır.
Ne şirketin kullandığı teknoloji, ne kurduğu karmaşık sistemler, ne de ulaştığı ölçek bu gerçeği değiştirir. Pazarlamanın özü hep aynıdır: Bir ihtiyaca karşılık vermek, bir sorunu çözmek, insanların hayatını kolaylaştırmak…

Şirketler de kuruluş dönemlerinde insanı ve onun ihtiyaçlarını odağa koyarak işe başlar. Ama şirket biraz yol katettikten sonra, en başlarda gündemin esas konusu olan “insan” zamanla geri plana düşer. Toplantılarda satış rakamları konuşulur, pazar payları ve kârlılık tartışılır. Ama şirketin hizmet ettiği insanların neye ihtiyaç duyduğu, neyi dert ettiği, ürün ve hizmetleri kullanırken hangi memnuniyetsizlikleri yaşadığı çoğu zaman masaya hiç gelmez. Şirketler büyüdükçe, hedefler, bütçeler ve yıl sonunda elde edilecek kâr yönetimlerin temel odak noktası hâline gelir; insan unutulur.
Şirketler kuruluş dönemlerinde insanı odağa almak zorundadır. Çünkü ortada henüz bir marka, bir güç ya da bir ölçek yoktur. İnsan odağa alınmadan satış yapmak mümkün değildir. Şirket, varlığını sürdürebilmek için insanın bir ihtiyacına karşılık vermek zorundadır. Kuruluş aşamasında bu zorunluluk son derece nettir.
Ancak şirket büyüdükçe bu denge değişir. Şirketin kendi ihtiyaçları yavaş yavaş kuruluş amacının önüne geçmeye başlar. Başlangıçta insanın ihtiyacını karşılamak için kurulan yapı, zamanla kendi ihtiyacını karşılamaya odaklanır. Bu ihtiyaç çoğu zaman çok somuttur: Bu ay, bu çeyrek ya da bu yıl ulaşılması gereken satış hedefi.
Yönetim kısa vadede varılması gereken bu hedefi önceliklendirir. Bütün bölümler bu hedefe kilitlenir. Pazarlama satışa destek olmakla, satış rakamları tutturmakla, operasyon hacmi yönetmekle, finans bütçeyi korumakla meşgul olur.
Bu süreçte şirketin var oluş nedeni olan insanın ihtiyaçları ve beklentileri “sonraya” ertelenir. İnsan artık bir amaç değil, bir araç hâline gelir. Kuruluş döneminde odakta olan insan, şirketin içinde “hedef kitle”, “müşteri” ya da “tüketici” gibi tanımlarla anılmaya başlanır. Bu tanımlar pratik olabilir; ancak insanla şirket arasındaki ilişkiyi giderek soyutlaştırır.
Zamanla şirket ile insan arasındaki bağlar zayıflar. İşin başında insanın ihtiyaçlarını karşılamak için yola çıkan şirket, kendi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışır hâle gelir. Kısacası şirketin var oluş nedeni değişir. Şirket artık insan için değil, kendisi için var olmaya başlar. Bu kopuş gerçekleştiğinde, şirket satış yapmaya devam etse bile, var oluş nedenini unuttuğu için güç kaybetmeye başlar.
İnsanı merkeze almak çoğu zaman yanlış anlaşılır. Bu kavram, müşteriyi memnun etmek için her talebe “evet” demek değildir. Müşteriyi merkeze almak, onu geçici olarak mutlu etmeye çalışmak da değildir. Kampanyalarla, jestlerle ya da daha fazla iletişimle insan odaklı olunmaz.
İnsanı merkeze almak, öncelikle insanın gerçek ihtiyacını anlamayı gerektirir. Bu ihtiyaç her zaman dile getirilen ya da talep edilen şeyle örtüşmeyebilir. İnsanlar çoğu zaman ne istediklerini değil, neye tepki verdiklerini söyler. Pazarlamanın görevi bu tepkilerin arkasındaki ihtiyacı görmek ve çözümü buradan üretmektir.
Bu nedenle insan odaklılık, kısa vadeli memnuniyetle karıştırılmamalıdır. Kısa vadede satış getiren ama uzun vadede insanın hayatını zorlaştıran çözümler insan odaklı değildir. İnsanı merkeze almak, bugünü kurtarmak değil, insanın hayatında sürdürülebilir bir değer üretmektir.
İnsan odaklılık kişiselleştirme de değildir. Daha fazla veri toplamak ya da daha kişisel teklifler sunmak tek başına insanı merkeze almak anlamına gelmez. Veri, insanı anlamaya hizmet ettiği sürece değerlidir. İnsan yalnızca ölçülen, segmentlenen ve hedeflenen bir varlığa indirgenirse, merkezde olmaktan çıkar.
İnsanı merkeze almak, şirketin her kararında şu soruyu sormasıdır: Bu karar, hizmet ettiğimiz insanların hayatını nasıl etkiliyor? Bu soruya cevap verirken, hizmet edilen insanın menfaatini göz ardı eden her karar, şirketi kendi ihtiyaçlarına biraz daha yaklaştırır; insanın ihtiyaçlarından biraz daha uzaklaştırır.
Bu nedenle insan odaklılık bir iletişim tercihi değil, bir yönetim tercihidir. Pazarlamanın tek başına taşıyabileceği bir sorumluluk da değildir. Ürün geliştirmeden fiyatlamaya, satıştan satış sonrasına kadar şirketin bütün kararları insanı merkeze almadığı sürece, “insan odaklı” söylemi yalnızca bir niyet beyanı olarak kalır.

İnsana hizmet etmeyen pazarlama sürdürülebilir değildir. Kısa vadede sonuç üretebilir; satış getirebilir, büyüme sağlayabilir. Ama insanın hayatında gerçek bir karşılığı olmayan her çaba gibi, zamanla etkisini kaybeder. Şirketlerin, hizmet ettiği insanların da kendileri kadar akıllı olduğunu hatırlamaları gerekir. Kimse kimseyi uzun süre yanıltamaz. İnsanlar kendisine değer katmayan markaları terk eder, başka markaları seçer.
Pazarlama insanlara rağmen yapılan bir faaliyet değildir; insan için yapılır. Bu romantik bir yaklaşım değildir. Aksine, uzun vadede ayakta kalabilen şirketlerin izlediği en gerçekçi yoldur. İnsanların hayatını gerçekten kolaylaştıran, bir ihtiyaca karşılık veren, bir sorunu kalıcı biçimde çözen markalar tercih edilir. Diğerleri daha çok konuşur, daha çok görünür; ama giderek etkilerini kaybeder ve yok olurlar.
Bu nedenle pazarlamanın özü geçici yöntemlerde, taktik araçlarda ya da dönemsel kampanyalarda aranmaz. Pazarlamanın özü, şirketin insanla kurduğu ilişkinin niteliğindedir. İnsan ihtiyaçları şirketin odağından çıktığında pazarlama yalnızca gürültü üretir. İnsan merkeze alındığında ise pazarlama sadeleşir, anlam kazanır ve etkili olur.
Sonuçta pazarlama, şirketin ürün ve hizmet sunduğu insanlara fayda sağlamak üzerine kurduğu ilişkinin adıdır. Bu ilişkiyi doğru kurabilen şirketler, her iki tarafın da kazandığı bağlar oluşturur. Bu şirketler yalnızca satış yapmaz; tercih edilir, güven kazanır ve kalıcı olur. Pazarlamanın özü de tam olarak budur: İnsana hizmet etmek.
Not: İlk kez Eylül 2020 tarihinde yazdığım bu yazıyı, geliştirerek yeniden yazdım ve yayımladım
Konuyla İlgili Makale ve Linkler
- Book description, “Exceptional Service, Exceptional Profit: The Secrets of Building a Five-Star Customer Service Organization”, By Leonardo Inghilleri and Micah Solomon, e-book
- Traci Entel, “The Empathy Engine® Turning Customer Service Into a Sustainable Advantage”, 2007
- Trendwatching, “Trends: Brand Butlers Deliver Exquisite Customer Service”, Nisan 2010
- McKinseyQuarterly, Marc Beaujean, Jonathan Davidson, and Stacey Madge, “The ‘moment of truth’ in customer service”
- McKinseyQuarterly, Anupam Agarwal, Wayne E. Pietraszek, and Marc Singer, “Connecting CRM systems for better customer service”
- Slideshare, “Creating a Customer Service Culture Presentation
- History of Inbound Marketing
- Is inbound marketing right for my business?
- What Are the Best Industries for Inbound Marketing














